Selam, ben İlayda. On yıldan fazladır astroloji, tarot, psiko-ezoterik sembolizm, okültizm ve dinler tarihi üzerine yazıyorum. (Burası bana özel dijital bahçe gibi o yüzden bazen bu konuların dışında tamamen farklı bir şey yazabilirim.) Yazılarla ilgili düşüncelerinizi, sorularınızı ya da danışmanlıklar hakkında bilgi almak için benimle iletişime geçebilirsiniz: ilyadaastrolojidanismanlik@gmail.com "Fiat lux. Vox propria veritas est."

  • (Yazıyı okumadan önce hiç astroloji bilmiyorsanız ve konu ilginizi çektiyse yazıyı okuduktan sonra bana Chiron’unuzu sorabilirsiniz. )

    İnsanın doğumla birlikte dünyaya gelişi pek çok mitolojik metinde “cennetten kovuluşla” metaforik olarak ifade edilir. Bu nedenle aslında doğum başlı başına rahmin güvenli alanından sürgün edildiğimiz travmatik bir deneyimdir. Ve ilişkiler aracılığıyla bu travmayı onarmaya çalışarak tekrar bütün ve tamamlanmış hissettiğimiz o güvenli alanı yaratmaya çalışırız. Bu başlangıçta ebeveynler aracılığıyla öğrenilir. Ve bu süreçte bazı yönlerimiz reddedilebilir, bazı duygularımız desteklenirken bazıları başka tarafından bastırılabilir. Ve sevilmeye devam edebilmek için veya kendimizi güvende hissedebilmek için kişiliğimizin bazı parçalarının “anormal” olduğunu düşünebiliriz.

    İşte Chiron tam olarak bize “öteki” hissettirilen parçalarımızın ne olabileceğini, bu konuda ne yapabileceğimiz konusunda sembolik bir anlam sunar.

    Bu konunun paradoksal bir tarafı olduğunu da düşünüyorum. Çünkü “öteki” hissettiren en bariz duygu utandırılmaktır. Ki Chiron’un mitolojisini bilen bunun ne demek olduğunu çok iyi anlayacaktır.

    Utandırılmak/utandırılmış olmak ilk olarak anne-babamızdan öğrendiğimiz, onların gözünden kendimizi gördüğümüz ve bu bakış açısını kendi bakış açımız sandığımız bir kısır döngüler silsilesi aslında. Kendimizde bir anormallik olduğuna o an o kadar çabuk ikna oluruz ki sonra yaşanacak her olay sanki bunu kanıtlar nitelikte gibidir. Tabii daha sonra bu “öğrenilmiş çaresizlik” hissine dönüşebiliyor. Ve davranışlarımızla kendi kendimizi sabote ettiğimizin pek farkına varamayabiliyoruz. Çünkü bu dünyaya geldiğimizde bize tanık olan ilk “öteki” nin (anne-babamız) bizim hakkımızda hissettikleri, düşündükleri bizi sevebilmeleri için çok önemliydi. Tam ve bütün hissedebilmek için tek ihtiyacımız olan bu “anormal” tarafımızı bir şekilde halletmemiz gerekiyor tek mesele bu (!)

    *** *** *** *** *** *** ***

    Doğum haritasında Güneş Chiron kavuşumu ve Ay Chiron karesi olan çok sevdiğim bir arkadaşım şöyle demişti bunu buraya eklemem lazım : “Hiçbir zaman tam olamadık anasını satayım. Hep suçluyuz, hep hatalıyız. Sürekli panik halinde kendimde sorun aramaktan yoruldumm.”

    (Ben edebi cümleler kurmayı pek sevmiyorum. Yazdıklarımın özgün, samimi ve tamamen kendi fikirlerim olmasına öncelik veriyorum. Yazım hatalarını da çoğu zaman bilinçli düzeltmiyorum. Buraya kadar geldiyseniz teşekkür ederim 🙂 )

    *** *** *** *** *** *** ***

    Elbette Chiron’un doğum haritasındaki konumu sadece “Allah kahretsin” demek değil. Özünde doğum haritamızdaki Güneşimizin bize doğuştan getirdiği doğal yetenekleri kullanarak başkalarına şifa olabileceğimiz, destekleyebileceğimiz bu sayede kendimizdeki yara açan davranış kalıplarını, kendimizle ilgili bizi sabote eden olumsuz yargıları görebilmemizi sağlayan bir tarafı var. Böylelikle hem ruhumuzu daha bütün hissedebiliyor oluyoruz hem de utanmayla ilgili oluşan yapay düşünceleri eleyebiliyoruz. Öte yandan, doğum haritamızdaki Güneş ruhun bu dünyaya geliş amacını ve potansiyelini anlattığı için bunu da gerçekleştiriyor olmakla ilgili bir deneyime götürüyor bizi. Özetle, Chiron’un getirdiği problemler silsilesinde en büyük yardımcımız doğum haritamızdaki Güneşimiz.

    *** *** *** *** *** *** ***

    Doğum haritasında Chiron’un bulunduğu ev, burç ve açı yaptığı gezegenlerin sembolik olarak ifade ettiği alanlarda kabaca şunları hissedebiliyoruz:

    1.) Kararlardan kaçınabiliriz. 2.) Koşullar ne olursa olsun olumsuz bakış açısından çıkamayabiliriz. 3.) Tamamen çabasızlık ya da aşırı telafi davranışları olabilir. 4.) Kontrol edemiyormuş ve çaresizlik hissedebiliriz. 5.) Motivasyonumuz çok az olabilir ya da bu konulara aşırı takıntılı olabilir. 6.) İstemeden kendimizi sabote edecek davranışlar sergiliyor olabiliriz. 7.) Abartılı utanç duygusu hissediyor olabiliriz. 8.) Toplumda bir şekilde ilişkide olduğumuz herkes bizdeki bu konuyu problem ediyor gibi gelebilir.

    Chiron’un burçlardaki ve evlerdeki sorunlarını part 2 olarak diğer yazıda daha detaylı anlatmak istiyorum. (Hatta part 3-4 falan bile olabilir niyetim detaylı anlatmak en azından onu söyleyeyim.) Ve beklemek istemeyen bana sorabilir 🙂 Ama en azından doğum tarihinize göre Chiron’unuzun hangi burçta olduğunu bulup göz atabilirsiniz.

    1984 Nisan- 1988 Haziran arası doğduysanız Chiron İkizler : “Neden ne kadar konuşsam da gerçekten anlaşıldığımı hissedemiyorum?”

    1988 Temmuz – 1991 Ağustos arası doğduysanız Chiron Yengeç : “Neden hiçbir yerde gerçekten evde, ait bir yerde hissedemiyorum kendimi?”

    1991 Eylül – 1993 Ekim arası doğduysanız Chiron Aslan : “Neden var olduğumu, görüldüğümü, değerli olduğumu bir türlü içselleştiremiyorum?”

    1993 Ekim – 1995 Eylül arası doğduysanız Chiron Başak : “Neden ne kadar düzeltsem, ne kadar uğraşsam yeterince iyi olmadığımı düşünüyorum?”

    1995 Ekim – 1997 Ocak arası doğduysanız Chiron Terazi : “Neden ilişkilerden bu kadar korkuyorum ve ilişkilerde kendim olamıyorum?”

    Part 2’de görüşürüz.

    Sevgiler…

  • “Psişik Etki” bu terimle ifade kastedilen çoğunlukla bir zihnin başka bir zihin üzerindeki etkisidir. Genellikle telepati ile açıklanmaya çalışılır. Ancak astral düşünce aktarımı gibi çok daha yüksek etkiler var. Biraz daha kendimce açıklamaya çalışayım. Hermetik geleneğe göre, Evrendeki her şey titreşim halindedir. Her şeyin kendine özgü bir titreşim hızı vardır. Ve bunu sürekli dışa vurur. Bunların pek çoğu, fiziksel duyu organlarıyla algılanamayan ancak hassas araçlarla saptanabilen titreşimlerdir. Bide bahsetmek gereken titreşimlerin evrenselliği ile ilgili bir başka ilke var. O da “indüksiyon” İndüksiyon ilkesi, enerjinin doğrudan temas olmaksızın, kendi titreşimini başka bir nesnede yeniden üretmesi anlamına gelir. Şifa çalışmalarında da, hastanın zihnine imgeler yerleştirilebilme yetisi bu ilke ile açıklanabilir. Bu imgeler sayesinde daha önce yerleşmiş olan korku ve yanlış imgeler ya da hastalık yerinden edilir.

    Bunu iki şekilde yapabiliriz: Birincisi etkisi daha kısa sürekli olan ve genellikle sorunu kökünden çözmeyen ve kendimce pek etik bulmadığım Hiptonizma. Burada niyet zaten kişiyi kontrol altına alacağını telkin etmek üzerine başlar. Çok sık kullanılır. Reiki özellikle çok sık bu amaçla kullanılıyor. Dolandırıcı şifacıların da en sık başvurduğu yöntem bu zaten. Ağrı kontrolü, travma iyileştirme gibi alanlarda kısa süreli iyicil etki çalıştırabiliyor. Ancak temelde solar pleksus ve 3. Gözü etkinliğini bloke ediyor.

    İkincisi Mesmerizm. Burada uygulayıcı kendisiyle karşısındaki arasında görünmez ama gerçek bir manyetik bağ kurmayı amaçlar. Bu bağ aracılığıyla kişinin iradesinin ulaşamadığı düşünce kalıplarına yine kişinin kendisinin ulaşmasına yardımcı olunur. Böylelikle uygulayıcı kişinin kendisinin zihninde uyandıramadığı ve dönüştüremediği zarar verici kalıpları karşı tarafa aktarabilir. Temelde hiptonizma kişinin irade merkezini felç etmek üzerinedir. Bazı durumlarda işe yarayabilir ama geçici bir çözümdür. Çünkü uygulayıcının tek bir sözü ya da işareti kişinin zihinsel ve bedensel mekanizmasını yönetir hale gelir. Mesmerizmde ise, uygulayıcı bir nevi batarya görevi görür. Yine kişi kendisi o enerjiden yararlanarak zihinsel iradesini kullanma bilincini yönetme yetisi yeniden kazanır.

    Elbette şifa üzerine ve şifa teknikleriyle ilgili söylenecek çok şey var. Ancak şimdilik burada bırakalım.

  • Doğa, insana göre değil; insan doğaya göre yaşar.


    Doğa, insanın en sonsuz ve biricik kaynağıdır. Zaman da doğanın içindedir. Bizler insan-ı kâmil olma yolunda bu zamanı kontrol etmeyi değil, onunla birlikte akmayı, onu yönetebilmeyi öğreniyoruz. Çünkü zaman, insanın ilk ve ana kaynağıdır. Bu kaynağı anlayabileceği iki temel aracı vardır: beden ve doğa. Biri mikrokozmosu, diğeri makrokozmosu temsil eder. Zamanı, beyazlayan saçlardan ya da doğada gece ve gündüz döngüsünden, sonbaharda sararan yapraklardan anlarız. Yani zaman kendini doğada projekte eder.

    Mitolojide Gaia, yani Toprak Ana, Uranüs’ü (Gökyüzü) doğurur ve böylece ilk düalite meydana gelir. Ardından bu ikilik birlik olur; Gaia ve Uranüs birleşir. Bu birlikten Titanlar, Kykloplar ve elli başlı devler doğar. Ancak Uranüs, bu çocukları Gaia’nın rahmine hapseder. Yani doğacak olanı engeller. Gaia ise bu kısıtlamayı aşmak için zaman tanrısı Kronos’u (Satürn) görevlendirir. Kronos babası Uranüs’ü hadım eder; böylece zaman ve mekan ayrılır.
    Ama bu düzenin içinde hala bir eksik vardır: anlam. İşte bu anlamı, Kronos’u deviren Jüpiter (Zeus) getirir.
    Bu alegori bize şunu gösterir:
    Zaman ve mekanın doğuşu yalnızca dünyanın değil, insan bilincinin de temelidir. Doğa ve zaman bir araya geldiğinde, döngüler başlar; her döngüde bir anlam ve bilinç doğar. Bu doğumlar insanın kendisinin doğal yetisidir. Anlam bulma, yani şeyler arasındaki ilişkileri fark edip onları anlamlandırma yetisi, insanı insan yapan budur. Bu anlamlandırmayı yapan, doğa ile zamanı kavrayan ve onları bilinçle birleştiren varlık insandır.

  • ATEŞ ARKETİPİ ÜZERİNE

    “Ateş, simyanın kutsal diliyle konuşur.”

    Ateş, yaratan ve yok eden; arındıran ve dönüştüren bir semboldür. Ateşin ışığı hem karanlığı aydınlatır hem de içimizdeki özün yeniden doğmasını sağlar.

    İnsanlık, en eski zamanlardan beri ateşi diğer tüm unsurların üzerinde yüceltmiştir. En ilkel insan bile, alevde ruhundaki ateşe benzeyen bir şey görmüş ve onun gizemli, titreşimli, parlak enerjisinin gücünü hissetmiştir. Ateş, hem bitki hem de hayvan âlemini etkilerken metalleri boyun eğdiren tek elementtir. Bilinçli ya da içgüdüsel olarak her canlı, hayat kaynağı olan Güneş’i onurlandırır. Ayçiçeği Güneş’e yönelir; Kızılderililer ise onu “Yüce Işık Verici”nin vekili gibi görür.

    Eski toplumlar, Güneş’i bir ışık kaynağı değil, ışığı yansıtan bir varlık olarak düşünmüştür. Bu nedenle Güneş Tanrısı genellikle üzerinde güneş yüzünün işlendiği parlak bir kalkan taşırken betimlenmiştir. Bu kalkan, sonsuz olanın ışığını evrene yansıtmaktadır.

    Apollon da bu bağlamda değerlendirilmelidir.

    Yunan mitolojisine göre Helios, Güneş Tanrısıdır; Apollon ise onun ışığıdır. “Apo-” öneki ve “güneş” ya da “ışık” anlamına gelen İliosun birleşmesinden doğar. Benzer şekilde, İlyada Destanı’nda Troya kentinin Eski Yunanca adı İlios ya da İlion olarak geçer.

    Başka bir örnek vermek gerekirse “apothnisko”: “ölümü düşünmek” veya “ruhun bedenden ayrılmasını hissetmek” ve bunu hissetmeyi ifade etmek için kullanılır. Dolayısıyla “Apo-” ön eki, genel olarak “bir şeyin başka bir yere ulaşmak için ayrılmasıyla” ilgilidir.

    Ateş elementi “ocak” demektir. Kendilerini Troya’nın soyundan geldiklerine inanan Roma İmparatorluğu’nda ateş–ocak–Vesta bağlantısı, imparatorluğu üzerine inşa ettikleri önemli bir inançtır; ta ki Hristiyanlığa geçene kadar. Bu noktada ateşin tarihine yönelik bir bölüm eklemek gerekir.

    *** *** ***

    Neandertaller, Homo sapiens kadar ateşi kullanmayı bilmiyordu. Bu yüzden ateşi kontrol etmeyi başarmak, Homo sapiens’i hem canlılar arasında hem de türdeşleri arasında ayrıcalıklı kılmıştır. Özellikle ilk insanlar, ateşi ısınmak dışında yiyecekleri pişirmek için de kullanmıştır. Bu durum, insan bedeni için uzun sindirim süreçlerini azaltmış ve fiziksel beden açısından da gözle görülür farklar yaratmıştır. İlk insanlar kontrollü ateş kullanmayı bilmedikleri için uzun sindirim süreçleri, göğüs kafesinin büyük olmasına neden olmuştur.

    Eski Yunan kaynakları, ilk ilke (arkhe) olarak ateşten bahseder ve ateş, yaşamı çağrıştırması açısından çok güçlü bir imgedir. Hayata karışan her şeyin içine ateş de karışmış olur. Bu, insan mitinin ana unsurudur aslında. Prometheus topraktan insanı yaratır; fakat ateşi insanlara sunduktan sonra, tam anlamıyla insanın evrimi başlar.

    Ateşe duyulan saygı o kadar geniş bir alanı kapsıyordu ki Eski İran’da Zerdüştler, toprağa gömülen insanlar sebebiyle toprağın kirlendiğini ve bu nedenle İran’ın lanetlendiğini düşünüyordu. Bunun haricinde toprak ve ateşle olan ilişkimizi kıyasladığınızda, toprakla ilişkimiz son on bin yıldır; ateşle olan ilişkimiz ise 400–500 bin yıl öncesine dayanır. Bu nedenle ateşin kolektif zihindeki arketipsel bağlantısı, toprağa nazaran çok daha güçlüdür.

    Bu bağlamda pagan dönemde bu kadar kutsallaştırılan ateşin, pagan dönemi sona erdiğinde eleştirilmesi oldukça normaldir. Çünkü yeni bir inancı kültüre yaymak ve yerleştirmek isteniyorsa, eski kutsallar hedef tahtasına konulur. Bunun da en güzel örneklerinden biri, ateşler içindeki cehennem tasvirleridir.